MÜLTECİLERİN TÜRK AİLE YAPISINA ETKİLERİ, YENİ SORUN ALANLARI VE ÇÖZÜM ÜRETME SÜRECİNDE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ ROLÜ

  • Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul TAŞ “Mülteci, Yeniden Varolma Süreci”

Klinik psikolog ve araştırmacı olarak 20 yıl Belçika’da farklı ülkelerden gelen göçmenlerle çalıştım. Dolayısıyla bütün akademik yazılarım göç ve göçten kaynaklanan psikopatolojilerle ilgilidir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHRC) 2013 raporu dünya üzerinde 52 milyon kişinin yerlerinden edilmiş olduklarını yazmaktadırlar.

Türkiye yaklaşık 2,5 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapmaktadır. Suriyeli mülteciler başta sınır illeri olmak üzere Türkiye’nin hemen bütün illerine dağılmışlardır. Samsun’a da göçmen ve mülteciler yerleşmiş ve şehir hayatımızın bir parçası olmuşlardır.

Göçmenlerin ülkemize girişine izin veren hukuki çerçeve Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre organize olmaktadır. Bu bağlamda yabancılarla ilgili üç statü tanımlanmıştır.  Bunlardan birincisi mültecilerdir. Mülteci kavramı sadece Avrupa vatandaşları için geçerlidir. İkinci kavram şartlı mültecidir. Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle vatansız kalan göçmenlere verilen statüdür. Bizim şuanda ülkemizde misafir ettiğimiz Suriyeli vatandaşlar şartlı mülteci statüsündedirler. Üçüncü kavram ikincil korumadır. Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen kişileri içeren bir statüdür.

Mültecilerin yaşantılarını anlamak için kendi kliniğimde karşılaştığım vakalardan örnekler vereceğim. İlk vaka “Ülkemden ayrıldım, Belçika’ya geldim ve acı çeken 100 kiloluk ete dönüştüm” diyor. İkinci vaka “Arnavutluk’tan gelen bir arkadaş ‘ülkemde belediye başkanıydım burada inşaat işçisi oldum” diyor. Samsun ve diğer illerde Suriyeli vatandaşların çok kötü koşullarda yaşam mücadelesi verdiğini ve çok az para karşılığı çalıştıklarını görmekteyiz. İç Anadolu’da pancar tarlasında günlüğü 5–10 liraya çalışan Suriyeliler bulunmaktadırlar. Üçüncü vaka “Beni yakaladılar hapse attılar, hayvanlaştırdılar. Belçika’ya geldim ve insan olduğumu anladım” diyor. Bu insanlar, “insan olmak” için Avrupa’ya göç etmektedirler.  Dolayısıyla Avrupa’da insan olduklarını fark ettiklerini söylemektedirler. Bugün birçok Suriyeli ve diğer uyruklardan mültecilerin yollara düşme sebebi “insanlığı” aramaktır. Batı ülkelerinin İnsan Hakları çerçevesinde tanımlamış oldukları bütün insanları dil, din, ırk ayırımı yapmadan eşit sayan “evrensel insan” kavramı içinde kendilerinin de olduklarına inandıkları için Avrupa ülkelerine yönelmişlerdir. Maalesef Avrupa ülkelerine girişte karşılaştıkları zorluklar, baskı, şiddet mültecilerin batının tanımladığı insanlığa olan güvenlerini temelden sarsmıştır.

Bu bağlamda insan nedir diye sorabiliriz. Antropolog İrene Thery insanı dört açıdan tanımlıyor.  (1) “İnsan dişi ve erkek olarak yaşayan bir canlıdır”.  Dişi ve erkek olarak bir araya gelirler, yavru yaparlar ve türlerini devam ettirirler. (2) Dolayısıyla insan diğer canlı türlerin arasında bir türdür.  Canlı dedim, dişi-erkek dedim; henüz insana gelmedim, insana geldiğimiz zaman kavramlar değişiyor.  İnsan aynı zamanda sosyal bir varlığı olan bir türdür. (3) İnsan kadın ve erkek olarak bir toplumun üyesidir. Kadın ve erkek kavramı karşımıza çıkıyor. Dişi ve erkek doğaya atıf yapmaktadır. Oysa kadın olmak, koca olmak sosyal ve kültürel varlığa özgüdür. İnsan sosyal bir varlık olarak kendi toplumunda farklı statülerde, kendi diniyle, diliyle, inancıyla hayatını sürdürmektedir. İnsanın sosyal varlığı insan türünün devam etmesine bağlı olarak devam edecek ve kuşaktan kuşağa aktarılacaktır. (4) İnsan “insan cinsin” bir üyesidir bu ahlaki bir kavramdır. Evrensel insana atıf yapar. Yani buradaki atıf Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesinedir. Biz insanı kendi grubunun dışında, universel, bütün dünyada geçerli tek bir varlık olarak tanımlıyoruz. İnsan sınır tanımaksızın her yerde insandır. Yaşı, cinsiyeti, ırkı ne olursa olsun her yerde eşittir ve yaşama hakkı vardır. Yer değiştiren 52 milyon insan bu çerçevede sığınma aramaktadır. Artık kendi grubumuzda yaşayamıyoruz ve biz insanlığa sığınıyoruz diyorlar. Bazı ülkeler bu insanlara kapılarını açıyorlar, onları davet ediyorlar. Bazıları ise kapılarını kapatıyorlar. Bu durum sığınacak yer arayan insanlar için olağanüstü travma yaratıyor. Uluslararası göç hareketlerindeki en büyük travma bu noktada başlıyor.

Şimdi söylediklerimi şematize ediyorum. İnsan doğada yaşayan dişi ve erkek bir canlı türüdür. Bu insanın biyolojik varlığına gönderme yapmaktadır.  Yani insan doğduğu andan itibaren kendi başına hayatını idame ettirebilen bir biyolojik varlık olarak hayata devam eder. Doğadaki canlılar yavrularını bir süre sonra doğaya bırakırlar. Ancak insan öyle değil. İnsan kendi yavrusunu çocuk olarak tanımlıyor, yani onu kültürleştiriyor ve sosyal varlık haline getiriyor. Sosyal varlığın özelliği insan olarak hak ve yükümlülüklere sahip olmaktır. Birey hukuk devletinde yaşıyorsa, doğduğu andan itibaren hukuki kişilik kazanır. Bunun üzerine bir de kişinin psikolojik varlığı kuruludur. Psikolojik varlık, kişinin biyolojik varlığının ve sosyal varlığının bilincinde olma, bunları hissetme olarak tanımlanabilir. İnsan biyolojik varlık, sosyal varlık ve psikolojik varlık olarak bir grup içerisinde varlığını sürdürmektedir. Her insanın grup içinde sosyal ağı vardır. İnsanın sosyal ağı yok olduğu zaman aynısını inşa etmekte zorlanmaktadır. Savaş ve zorunlu göçler insanın içinde yaşadığı sosyal grubu, sosyal ağını yok etmektedir. Sosyal dokunun, insana dair ne varsa bunların yok edilmesi grup içinde kimliği olan insanın sosyal varlığını yok etmektedir. Yaşadığı ülkeyi terk etmek zorunda kalan insanların hukuki kişilikler de yok olmaktadır. İçlerinden diğer ülkelere sığınan ve legal statüsü olanlar dışında büyük çoğunluk kimliksiz, hukuki varlığını kaybetmiş kalabalığa dönüşmektedir. Dolayısıyla savaş mağduru göçmenler sosyal ve hukuki kimliğini kaybetmiştir. Sadece biyolojik varlığını sürdüren ve acı çeken psikolojik varlığa dönüşmektedirler.

Suriye’nin savaş öncesi harika şehirleri vardı. Şimdi bu şehirlerin üzerine bombalar düşmektedir.  Bu bombalar aynı zamanda insanlığın üzerine düşen bombalardır. Bu savaş diğer bütün savaşlar gibi hükmetmeyi amaçlamaktadır. Hükmetmeyi amaç edinen savaşlar organize şiddete zemin hazırlamaktadır. Organize şiddetlerin psikolojik etkileri yıkıcı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Savaşın özellikle psikolojik etkileri çok yoğun olmakla birlikte özellikle travma en çok karşılaştığımız bozukluktur. Savaş ve savaşa bağlı travmanın bazı özellikleri vardır. Travma öncesi özellikle organize şiddetle karşılaşılmaktadır. Organize şiddet bir grubun diğer bir grubu yok etmek için ortaya koyduğu şiddettir. Bir grubun diğer grubu insanlıktan çıkarttığı şiddet türü olarak tanımlanabilir. İnsanlıktan çıkartmaya İşid’in Irak’ta pilotları kafese koyarak gezdirmesi, bir hayvan gibi çevreye göstermesi, nesne gibi yakması örnek olarak verilebilir. İnsanlıktan çıkarmadan diğerini öldürmek zordur. Son zamanlarda yaşanan soykırımlara bakacak olursak, hepsinde öldürmeden önce mağdurların insanlıktan çıkarıldığını görürüz. Örneğin öldürenlerin söylemi “karıncaları yok edeceğiz”, “böcekleri sileceğiz” gibi söylemlerdir. Bunun içerisinde önemli bir kavram olan barbarlık ortaya çıkmaktadır. Bu savaştan daha farklı bir kavramdır. Barbarlık insanı, insanlığı yok etmek anlamında kullanılan bir terimdir. Barbarlıkta insanlık yok edilirken, yok eden açısından aşırı zevk ve haz alma vardır. Barbarlıkta insana dair ne varsa hedef olur. Mabetler, okullar, çarşılar, pazarlar hepsi hedef olurlar. Sonunda yaşam alanları Suriye’nin şu anki haline döner ve insana dair bir şey kalmaz.

Aileler parçalanır, akrabalar arasındaki bağlar kopar, sosyal grup dağılmış olur ve sosyal gruplar “kalabalık” haline gelirler. Bu kalabalıkta kimse kimsenin adını bilmez. İçine gelinen ülkede bu kalabalığı Suriyeliler olarak tanımlıyoruz. Medya ülkeler arasında akan Suriyelilerden bahsetmektedir. Tek bir kimlik kalmıştır: Suriyeli olmak.

Savaş ve organize şiddete maruz kalanların olası tepkisi kaçmadır. Kaçmak diğer canlılarda olduğu gibi insana dair bir özelliktir. Hayatta kalabilme refleksidir. Kaçış süreci gasp, şiddet, tecavüz gibi riskleri barındırmaktadır. Özellikle Ege’de batan botlarda, teknelerde boğulan mülteciler bu riskin büyüklüğünü ortaya koymaktadırlar.

Savaş ortamından refleks olarak kaçma davranışını ortaya koymak aynı zamanda hayatta kalma refleksidir. Tehlike ortamından uzaklaşma kişiyi olağanüstü bir kayıpla karşı karşıya koymaktadır. Bu süreç içerisinde insanlar yerlerini, statülerini, ailelerini, toplumda olan fonksiyonlarını, diğerlerine olan güvenlerini ve insanlığa olan güvenlerini kaybetmektedirler. Özellikle başka ülkeye göç, göç edilen ülke için bir insanlık sınavıdır. Diğer ülkeye sığınmaya temel teşkil eden felsefe İnsan Hakları Beyannamesinde tanımlanmış olan dünya vatandaşı olmaktır. Kişi gittiği yerde iyi muamele göreceğini, ihtiyaçlarının karşılanacağını varsayar.

Başka bir ülkeye göç eden mülteci kaçış ve kayıptan sonra bir de yas dönemi yaşar. Kişi sahip olduğu birçok şeyin kaybolduğunu, sosyal varlığının yok olduğunu fark eder. Sosyal grubu, sosyal ağı ve sosyal bağı yok olmuştur. Hukuki kişiliği yok olmuştur. Temel hak ve yükümlülüklerden yoksundur. Temel hak ve yükümlülükler ancak legal yollarla ülkeye gelenler için vardır. Dolayısıyla geriye sadece mülteci, sığınmacı veya göçmen olarak tanımladığımız kalabalık bireyler kalmıştır. Diğer bir deyişle yaşayan biyolojik varlıktan başka bir şey kalmamıştır. Bu biyolojik varlık acı çeken, çoğunlukla gelecek umutları iflas etmiş bir varlıktır. Avrupa sınırlarına dayanan mülteciler için insanlığa güven bitmiş vaziyettedir. Çoğunluk için insanlık onuru ayaklar altına düşmüştür.

Mültecilerin aile yaşantısına bakacak olursak, aile yaşantısında önemli değişiklikler olduğunu görürüz. Aileleriyle birlikte göç eden mültecilerin şanslı olduklarını söyleyebiliriz. Büyük çoğunluk için aileler parçalanmış, dağılmış, bazı aile üyeleri ölmüş veya kaybolmuştur. Türkiye’de veya diğer ülkelerde kamplarda yaşayan Suriyeliler çok dar çadır ve konteynerlerde yaşamaktadırlar. Adeta tek hücreli aileye dönüşmüş durumdadırlar. Aile içerisinde mahremiyeti tanımlayan sınırları kaybolmuş, tek bir odada anne baba ve çocuklar bir arada yaşamaktadırlar. Belçika’da çalıştığımız süre içinde, kamplarda tek odada yaşayan mülteci ailelerde psikopatolojik sorunların ve davranış bozukluklarının fazlalığı dikkatimizi çekmiştir.  Kuşaklar arası sınırların kaybolması, anne baba ebeveyn rollerinin silinmesi ve mahremiyetin kalkması, ailenin psikolojisini ve kişiler arası ilişkiler bozmaktadır.

Suriyeli mülteciler ‘Türk aile yapısını etkiler mi?’

Muhakkak karşılıklı etkileşim olacaktır. Bazı gelenek ve görenekler, değerler Türk aileler ve Suriyeli aileler arasında karşılıklı aktarılacaktır. Belçika’da yaptığımız gözlemlerde,  mültecilerin aile yapılarının içine gelinen ülkedeki aile yapılarına göre yeniden şekillendiğini gözlemledik. Mültecilerin aile yapıları içine gelinen ülkenin medeni kanununa göre yeniden şekillenmektedir. Örneğin Türk Medeni Kanunu çok eşliliği tanımaz. Dolayısıyla mültecilerin evlilikleri, aile yapıları ve miras hukuku tek eşlilik üzerinden yapılanacaktır. Yeniden yapılanan mülteci aileler bizim ailelerden daha fazla sorun yaşama riski taşırlar. 1960’larda Avrupa’ya yerleşen Türk aile yapısı yeniden yapılanmış ve 8 tip aile ortaya çıkmış. (1.Birinci kuşak aile,  2.Eşlerden biri Türkiye’den gelen aile, 3.Belçika’da Türk asıllı iki eşin kurduğu aile, 4.Karma evlilik ve aile, 5.Tek ebeveynli aile, 6.İkinci evlilikle birleşmiş aile,7.Eşcinsel çift/aile, 8. İlticacı aile). Anadolu’dan Avrupa’ya göç eden Türk aile yapısında en önemli değişim eşcinsel çift/aile tipinin Türk aile yapısına girmesidir. Çünkü Bazı Avrupa ülkelerinde medeni kanun eşcinsel evliliklere izin verir. Dolayısıyla Türk göçünden çıkmış gençler Belçika ve diğer Avrupa ülkelerinde eşcinsel evlilikler yapabilmektedirler.

Mültecilerle İlgili Ne Yapabiliriz ?

-  Hukuki varlık kazandırma:

-   Makro planda mültecilere oturum ve çalışma izni verilmelidir. Bu izinler mültecilerin insanlığa geri dönüşünde en önemli faktörlerdir. Kazanılan hukuki statü mültecilerin sosyal ve psişik kimliklerini tekrar yapılandırma sürecine temel teşkil edecektir.

-      Göç ve mültecilerle ilgili bir bakanlık kurulması önemlidir.

-      Uyum Merkezleri kurma ve yerel yönetimlerle ortak projeler geliştirmelidir.

-     «Kurumsal Şiddeti», «Sosyal şiddeti», «Politik şiddeti» önleme.

-    Aile hayatını ön plana çıkartan barınma yerleri kurulmalıdır.

-   «Çok Kültürlü Belediye» yaklaşımının hayata geçirilmesi.

-    «Sivil Göç gişesi» kurmalıdır.

-    Başvuruda bulunan göçmenleri yönlendirir (Özellikle düzensiz göçmenler için).

-      Yerel ve ulusal uygulamalar arasında koordinasyon görevi alır.

-     Mültecilere hukuki destek verir, istismarı önlemeye yardımcı olur.

-    Yerel düzeyde mültecilerin barınma, eğitim, sağlık, para gibi ihtiyaçlarının karşılanması (Kurumsal/STK).

-   Mültecilerin içinde yaşadıkları şehirlerde sosyal dokuya entegre olmalarını kolaylaştıracak uygulamalar ortaya konulmalıdır.

- Toplumda farkındalık yaratacak, ayırımcılık ve ırkçılıkla mücadele edecek projelerin geliştirilmesi ve uygulanması. Birlikte yaşam/temas alanlarının öngörülmesi.

 

  • Doç. Dr. Metin YILMAZ “Ülkemizdeki Sığınmacıların Karşılaştıkları Sosyal İçerikli Entegrasyon Sorunları ve Çözüm Önerileri (Samsun Örneği)”

Bir ülkeden başka bir ülkeye kendi iradesi veya zorlayıcı nedenlerden dolayı intikal edenler için kullanılan çok farklı tanımlamalar vardır. Aslında sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılan bu ifadelerin ihtiva ettiği anlamlar etimolojik olarak incelendiğinde birbirlerinden çok farklı olduğu görülecektir. Örneğin sıklıkla kullandığımız iltica kelimesinden türeyen mülteci kavramı ‘Yerleşmek maksadıyla olmayıp, bir zaruret nedeniyle geçici olarak oturmak üzere bir ülkeye sığınan kişiler’ anlamında kullanılmaktadır. Yani tam karşılığı      Sığıntı’ dır. Araplar tarafından kelimenin karşılık bulduğu anlamda budur. Batı dilinde  Refugee kelimesi ile karşılık gelir ki  bu kelime de aynı anlamdadır. Kelimenin Arapça ve Türkçe algı açısından oldukça olumsuz anlamlara gelmektedir. Örneğin sığınmacı kampları, sığınmacı aileler gibi ifadeler batı literatüründen insani bir anlam taşırken, İslam coğrafyasında zihinlerde oldukça olumsuz anlamlar çağrıştırmaktadır. İslam’ın ilk yıllarındaki nüfuz intikallerine bakıldığın da ne Habeşistan ne de Medine’ye hicret eden Müslümanlar için mülteci ifadesi kullanılmamış ve kullanılmamaya da özen gösterilmiştir. Belki basit gibi görünmekle birlikte kelimelere yüklenen anlamlarla uygulamalar arasında doğrudan paralellikleri görürüz.

Muhacir kelimesine gelince bir yerden başka bir yere göç eden için kullanılmaktadır. Türkçe ’de göçmen olarak karşılığını bulur. İngilizde de İmigration dur. Muhacir aslında göçmen de değildir. çünkü göçmen sabit bir yerde kalmayan sürekli hareket halinde olanlar için kullanılan bir kelimedir. Muhacir, idealleri için bir yerden ayrılıp yeni yurt edinen ancak hiçbir zaman asli yurduyla temasını koparmayan dava adamları için kullanılan bir isimdir. Özellikle Medine’ye Hicret sonrası daha bir özel anlam kazanarak Hz. Peygamber’in yolundan gidenler anlamında kullanılmıştır. Muhacir’in mutlak suretle bir Ensarı vardır. Cafer b. Ebî Talib Muhacirse Necaşi Ensardır. Hz. Peygamber Muhacir ise Halid b. Zeyd yani, Ebû Eyyûb el-Ensârî muhacirdir. Muhacirlikte muahât yani kardeşlik vardır.  Muhacir hiçbir zaman sığıntı olamaz. Kardeşinin malında hukuken olmasa da fiilen hakkı olan kişidir. O aslında göçtüğü toprağın yerlisidir. Yanında taşıdığı davası hiçbir zaman sınır tanımaz. İdealleri için terk ettiği topraklar onun namusudur ve her daim orası ile bağını koparmaz.

Geçmişten günümüze baktığımızda tarihi süreç içerisinde muhacir ve mülteci ayrışmasına dayalı her iki alanı temsil eden sayısız göçlerle karşılaşmak mümkündür. İlk Türk göçleri esnasında Hazar üzerinden batıya intikal eden Türk boylarından Tuna nehrini geçen ve Avrupa’ya iltica edenler zamanla kimlik kaybına uğramıştır. Bu iltica onların tüm benliklerini yok etmiş ve geçmişlerine karşı ötekileşmelerine vesile olmuştur. Hazar’ın alt kısmından yani Horosan bölgesinden bugünkü Afganistan ve İran üzerinden Anadolu’ya hicret edenler, Medine’nin inşası ile ortaya çıkan medenileşme gibi uğradıkları bu coğrafyada muasır medeniyetin şahlanmasına büyük katkı sunmuşlardır. Yani geldikleri yere yük olmak yerine kültürel entegrasyonla büyük bir güç birlikteliği olmuş tarımdan sanayiye büyük bir atılım yaşanmıştır. Hem öğrenmişler hem de öğretmişledir. Adeta bu topraklara kendilerini ait hissetmişlerdir. İnandıkları din onlara yeryüzünü serbest dolaşabilme hakkını vermiştir.  Medinetü’s-Selam yani Bağdat en az Arap kadar oraya hicret eden Türklerin, Kürtlerin de yurdu olmuştur. Öyle ki, Arap halifeler çok güvendikleri bu yeni Müslüman halk için dünyanın en güzel şehirlerinden biri Samerra şehrini kurmuştur. Burası tamamen bir Türk şehri olup Halife başkent yaparak buraya yerleşmiştir. Aslında Hz. Peygamber de bir Muhacir ailenin çocuğudur, Hz. İsmail muhacirdir. İsrailoğullarındandır. Harrandan göçen Hz. İbrahimin oğlu olarak Mekke’nin en kutsalının inşasına imzasını atmış, sonradan Araplaşmış olsa da artık Mekke’nin asli unsuru olmuştur. İnsanlık Tarihinin akışını değiştirecek ve Hz. Peygamber’in viladetine kadar uzanacak bir sürecin başlangıcıdır aslında hicret. Yani tevhide uzanan ve ümmet bilincinin yeniden teşekkülüne uzanan bir yolculuktur. İnsanlığın yeniden harmanlanması, âdemi birlikteliğin hatırlatılmasıdır. Ayrıca, insanlığın karşılıklı bir sınama evresidir göçler. İnanan bir birey kendisinin doğuştan göçebe olduğu bilinci ile yaşayıp, ebedi ikametgahına hazırlık amacıyla muakkat süreli yurdunu başkaları ile müştereken kullanabilen kişidir. Zekatla kendi malına ortak edilen kişidir muhacir veya misafir.

Modern tanımlamalara baktığınız zaman sadece yer değişikliği üzerinden yola çıkılarak göçmenlere ilişkin tespitler yapılmaktadır. OECD ülkelerine göre altı ay ülkesinden ayrılan göçmen sayılmaktadır. Soğuk savaşın son bulması ile birlikte göç kavramı da şekil değişikliğine uğramıştır. Artık belgesiz kaçak yollarla ülkelere giriş yapanlar için göçmen ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. İşin özü aslında tarihsel açıdan hiç de yabancı olmadığımız ancak olağanüstü gelişmeler sonrası hazırlıksız yakalandığımız bu yoğun göç dalgası karşısında doğu batı eksenli kavramsal bir karmaşanın içerisinde boğuşup duruyoruz. İnsan faktörü ticari bir metanın sınır ötesine intikalinden çok farklı olup ulusal veya uluslararası yasal düzenlemelerin arasına sıkıştırılamaz. Aslında tüm dünyada yaşanan ve kriz olarak tanımlanan göç probleminin altında yatan asıl sorun da burada başlıyor.

Akdeniz’in sularında yaşanan korkuyu ve ölümü tarif etmek için “göçmen” tanımı kullanım amacına uymuyor. Çünkü bu kelime, sözlük anlamlarından çıkıp insanları kişiliksizleştiren, uzaklaştıran duygusuz, küçümseyici bir söze dönüşmüştür. Büyük bir algı sorunu ile karşı karşıyayız.Yaşananlar normal bir göç değil daha iyi ekonomik imkanlara kavuşma arzusundan öte ölümden kaçıştır. Tarihi sürecinden kısaca bahsettiğimiz göçlerden çok farklı bir dönem yaşıyoruz. Otlakları kuruduğu yeni otlaklar aradığı için insanlar göçmüyor. Yeni bir kıtanın zenginliklerine kavuşmak için de yırtık botlarla ölüm yolculuğu yapmıyorlar. İngiliz Dış İşleri bakanının terminolojiye kattığı yeni bir ifadeyle ‘çapulcu göçmenler’ hiç değiller. Göçebilmenin bile kendilerine çok görüldüğü insan toplulukları ile karşı karşıyayız. Cehenneme çevirdikleri coğrafyalardaki insanlarda açılmış derin yaralara adeta tuz basarcasına izlenen göçmen politikası, ateşle öldürülemeyenlerin su ile öldürülmesi ile sonuçlanıyor. Ne hazindir ki, bunu en fazla hisseden ve şahadet edenlerde bizleriz. Biraz vicdanı olanların yüreğini kanatan bu ölümlerin çoğunluğu bizim karasularımızda vuku buluyor. Kendi dindaşlarından kaçarak hayatlarını tehlikeye atma pahasına sığınmaya çalıştıkları liman, asırlardır toprakları üzerinde ameliyede bulunan ve kendilerine fok balığı ölüsü kadar değer vermeyen batı Hıristiyan dünyasıdır. Bir düşünelim, Ege ve Akdeniz’de bir yılda kirlilik veya vs. nedenlerle 3000 adet köpek balığı ölseydi tepki ne olurdu. Farklı istatistiksel rakamlarla veya kanun aldatmacaları ile bu sorunları çözme imkanı yoktur. Yeni çıkartılan kanunlarla Avrupa’da mültecilerin oturum almaları nerede ise imkansızlaştırılmaktadır. Örneğin daha 2010 yılında çıkartılan kanunla mültecilerin oturumları için getirilen kriterlerden 100 puanı tamamlamaları gerekmektedir. Bunlar arasında merkezi dil sınavından başarılı olmak, bir sivil topluma üye olmak, hobileri olmak, belirli miktar teminat sunmak vs. bütün bunlara bakıldığında Avrupanın son dönemdeki mülteci politikası daha doğrusu politikasızlığı çok daha iyi anlaşılmaktadır. Avrupa nüfusunun 0,045 ine dahi tekabül etmeyen mülteci sayısı karşısındaki bu refleksini salt ekonomik gerekçelere dayandırmak çok mantıklı görünmemektedir. Aslında Midilli adasında aylarca bekletilen göçmenler, biber gazlı karşılama törenleri, tren garlarındaki rezalet, esir toplama kamplarını andıran manzaralar, bir gazeteci bayanın polislere taş çıkartırcasına tekme görüntüleri Batının ötekine karşı tavrını gösteren bazı somut örneklemelerdir.

Elbette her göç dalgası beraberinde yeni sorunları beraberinde getirmektedir. Ülkemiz bu tür göç dalgalarına tarihinden itibaren alışık olmasına rağmen bu defa beklentinin çok ötesinde büyük sayılarla karşı karşıya kaldı. Osmanlıya ilk göçler 1700’lü yıllarda Osmanlı Rus savaşı sonrası başlamış Kırım, Kazan, Kafkasya bölgelerinden kitleler halinde göçler yaşanmıştır. Bu göçler yaklaşık 150 yıl sürmüş, özellikle Karadeniz limanlarına Trabzon, Samsun, Sinop, Varna şehirlerine yoğun Çeçen, Çerkez, Türkler yerleştirilmiştir. Öyle ki, buralara yerleştirilen halkların kardeşleri Halep Ürdün’e kadar dağıtılmıştır. Yani Haleple Karadeniz bir açıdan kardeştir. Çarşambadaki Çerkezlerle Amman’da yaşayan Çerkezlerin akrabalık bağları vardır. Yine 1806–1812 yıllarında Rus-Osmanlı savaşından etkilenen 200.000’ini aşkın Balkanlı Türk Anadoluya yerleşmiştir. Birinci Dünya Savaşına kadar Kafkasya, Balkanlar ve Ege adalarından gelen göçmen sayısı bir milyonun üzerindedir. 1854-56 yıllarında vuku bulan Kırım savaşı sonrasında 600 bin kardeşimiz Samsun limanı üzerinden Anadolu’ya intikal etmiştir.  1988’de Halepçe katliamından sonra 120 bin Iraklı Kürt, 1989’da 400 bin Bulgaristan Türkü, 1991 Körfez Savaşında 460 bin Iraklı, 1992–2001 yılları arasında Balkanlardan gelen 25 bin Boşnak, 20 bin Arnavut, 20 bin Kosovalıyı ülkemizde barındırdık. Ancak bu gün resmi rakamlar 1 milyon 800 bin, ancak resmi olmayan bu rakamların çok ötesinde Irak, Suriye ve Afganlı mülteciye barınma imkanı sağlamak zorunda kalıyoruz. Korkarım ki bu sayı son gelişmelerle daha da artacaktır. Rusya ve İran ittifakı ile düzenlenen hava ve kara saldırıları nedeniyle son günlerde ülkemize girişler artmıştır. Bu göçmen profili daha önceki göçmenlerden farklıdır. Daha önceki mültecilerin ağırlıklı bir kısmı Türkçe konuşan veya akraba dilleri konuşan topluluklardı. Buna rağmen iskan politikaları noktasında bir çok sorunlarla karşılaşılmış, özellikle kırsalda tepkiler ortaya çıkmıştır.

Bu gün durum çok daha farklıdır. Bir kısmına geçici süreli oturma izni verilen, diğer bir kısmı tamamen kaçak göçmen konumunda olan sığınmacılarla karşı karşıyayız. Oldukça da hazırlıksız yakalanıldığı açıktır.   Sınır bölgelerinde oluşturulan çadır kentlerdeki yığılmalar yeni iskan politikalarını zorunlu hale getirmiş, kardeşlerimiz BM tarafından tespit edilen illere yerleştirilmek durumunda kalınmıştır. Kontrolü oldukça müşkil olan bu dağınık göçmen grupları daha önce karşılaşılmayan ve alışık olunmayan bir çok problemi de beraberinde getirmiştir. Tarihi kökenleri açısından birbirlerine o kadar yakın, aynı zamanda o kadarda uzak insan toplulukları bir arada yaşamak durumunda kalmışlardır. Olağanüstü şartlarda gerçekleşen bu durum birçok uyum problemini de beraberinde getirmiştir. Bunların bazılarını sahadan elde ettiğimiz bilgi ışığında şu şekilde sıralayabilir:

A-Tarihsel Algı Sorunu

Arap ve Türk halkları arasında Birinci Dünya Savaşı öncesine dayanan ayrışmanın Osmanlı topraklarında gerçekleştirilen sınır değişikliklerinde önemli bir yere sahip olduğu açıktır. Osmanlı’nın daha doğrusu Türklerin Arap İslam kültürünü tahrip ettiği ve istimara yönelik politikalar izlediği yönündeki büyük aşiretler üzerinde yürütülen propagandalar yeni fiziki sınırların çizilmesi ile sınırlı kalmamış,  iki toplumun asırlar boyu sürdürdüğü birlikteliğini yok edecek fitne tohumlarını ekmiştir. Köyleri bölünmüş iki toplumun birbirine yabancılaştırılması noktasında yıllarca devam eden iç ve dış kaynakla operasyonlar meyvelerini vermiş düşmanlıklar katmerleşerek devam etmiştir. ‘Hain Arap’ ‘Pis Arap’ kavramı bir şekilde bilinç altımıza yerleştirilmiştir. Öyle ki, çocukluğumuzda kapımızdaki siyah köpeğimizin adının neden Arap olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. ‘Ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü’ zihinlerimize kazınmış özdeyişlerden biri. Araplar sırtımızı dönemeyecek kadar güvensiz bir millettir. Öyleki, yıllar öncesi bir uluslararası sempozyumda genç akademisyen arkadaşımızın tebliğinde aktardığı Türkiye’de Arap algısına dair sunumuna başladığında mütercim arkadaşımıza tebliği tercüme etmemesini söyleyerek bilimsel bir facianın önüne geçtiğimi hatırlıyorum. O tebliği dinleyen Arap akademisyenler kendilerini dahi tanımayacak bir hale gelecekti. İdeolojik tarih okumalarının yıllarca toplumlar arası iletişimi tahrip ettiği çok açıktır.

Olaya tersten baktığınızda durum farklı değildir. Orta Doğu ülkelerine gittiğimde karşılaştığım tablo beni şaşırtmıştı. Türkiyeden geldiğimi ifade ettiğimde mescidde namaz kıldığım bir esnada sorulan soru şuydu: “Sen Müslüman mısın?” evet dediğim de “sen laik değil misin, yani dinsiz değil misin?” sorusu ile karşılaşıyordum. Onlara göre ben laiktim ve asla Müslüman değildim. Suriye Osmanlı tren garı kenarında henüz ilkokul çağındaki çocuğa Türk olduğumu söylediğimde ilk tepkisi “Sen Cemal Paşa Seffahı, yani kan dökücü Cemal Paşayı tanıyor musun diye soruyordu.” Her defasında çok sinirleniyordum. Sebebini araştırdım. Bir gün bilimsel bir dergide Müfredat programlarında Türk algısı konulu bir Arapça makale gördüm. Makaleyi Türkçeye tercüme ettim ve fakülte dergimizde de yayınladım. O makaleyi okuduktan sonra daha ilkokul çağlarından itibaren okullarda çocuklara nasıl bir Türk düşmanlığı aşılandığını gördüm. Bu durum her iki toplumu birbirine düşman etme planının en önemli parçası idi. Bu gün aslında hala bu algı oluşturma operasyonlarının yansımalarını yaşıyoruz. Bir kış gecesi İlkadım bölgesinde yardım dağıtırken lüks bir araçtan inen doktor hanımın ifadeleri hala kulaklarımda: “Bana Arap göstermeyin Türkmen gösterin ona yardım edeceğim”  elbette bu bir istisnai durumdur. Ancak, toplumların birbirine yabancılaşmasının somut örneğidir. Bu gün yaşanılanlar karşısında çaresizliklerini dile getiren birçok Arap entelektüelin “Ah Osmanlı! Neredesin?” dediklerine defalarca şahit olmuşumdur. Abdulhamit’in Filistin sorununa yaklaşımına dair ifadeleri bir efsane olarak Arapların dilinde dolaşmaktadır. Tarihteki bu algı yanılsamasını bir anda tashih mümkün olmasa da aslında bu olumsuz gelişmelerin en pozitif yönü toplumların birbiri ile kaynaşmasına vesile olmasıdır. Bu gün konuştuğum her mülteci ülkemizde İslam’ın kendi ülkelerinden daha iyi yaşandığını söylüyorsa, ülkemizin emniyeti ve istikrarı için dua ediyorsa bazı şerlerin hayra tebdil olduğunun açık göstergesidir. Elbette emperyalist emellerle tutuşturulan bu fitne ateşi kardeşliğin fitilini ateşleyecektir. Kısa vadede olmasa da uzun vadede buna şahit olacağız. Başını okşayıp bir çikolata verdiğiniz o çocuklar tarihin dayattığı düşmanlığı silip atacaktır. Artık Ortadoğu halklarında farklı bir Türkiye algısı vardır.

B-Mülteci Sorununun İç Siyasi Malzeme Olarak Kullanımı

Suriye, Irak ve Afgan mültecilerin üzerlerinde hissettikleri en önemli baskı Türkiye iç siyasetinde zaman zaman malzeme olarak kullanılmalarıdır. Mevcut iktidarın sahiplenmesi  ve halkın duyarlılığı ile bu durum minimize edilip bugün Avrupa ülkelerindeki siyasi muhalefet düzeyine ulaşmasa da üzerlerinde yoğun bir baskı hissetmektedirler. Bizim yoksullarımız dururken başkalarına bakmak zorunda mıyız, bunları bu ülkeye getirenler baksın gibi karşı çıkışlara baktığımızda bu söylemin siyasi söylemden beslendiğini görürüz. Örneğin ana muhalefet partisinin ‘biz iktidara gelirsek bütün Suriyeliler ülkelerine dönecek’ şeklindeki açıklaması Esad’ın eline geçtiklerinde akıbetinin ne olacağını iyi bilen mültecileri ürkütmektedir. Buna mukabil bir kısım halkımızı da mültecilere karşı tahrik ettiğini söyleyebiliriz. Destek sağlama niyetinde olan belediyeler bu kamuoyu baskısından ister istemez tedirginlik duymakta ve kendi sınırları içerisinde ikamet eden mültecilere karşı istenen katkıyı sunacak geniş çaplı organizasyonlar yapamamaktadır. Şunu da itiraf etmeliyiz ki, Samsun’da riski göze alarak bu fasit daireyi kıran belediyelerimizin bulunması sevindiricidir. Ancak Mülteciler hakkındaki farklı siyasi duruş halkımızın bu ailelere bakışı üzerinde değişik yansımalara sebep olmaktadır.

C-Farklı Mülteci Tipleri ve İlişkilendirme Problemi 

Ülkemizin sınırları içerisinde dahi bölgeler arası nüfus akışkanlıkları sonrasında bir çok uyum sorunları yaşadığımız bir gerçekken farklı kültürden gelen bu insanların  adaptasyon problemleri yaşamaları gayet doğaldır. Hele hele planlı bir iskan politikanız ve entegrasyon programınız yoksa sorun katmerleşecek, mülteciler içinde halkımız içinde bir çok sorunlar ortaya çıkacaktır.

Ülkemize gelen her mülteci aileyi Suriyeli gözü ile görme gibi bir yanılgı içerisindeyiz. Gerek Samsun gerekse civar illerde ikamet eden ailelerin ağırlıklı bir kısmı Iraklıdır.  Suriyeli ve Iraklı aileler aynı etnik kökene sahip olmalarına rağmen lehçelerinden tutun yediklere yiyeceklere kadar bir birbirlerinden farklıdır. Afganlılar ise tamamen farklı bir kültüre sahiptir. Kırsal ve şehirli ayrışması, mezhepsel farklılar mülteci aileler arasında büyük sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Her ne kadar ağırlıklı olarak Sünni grupların ülkemizde barındığı düşünülse de azımsanamayacak ölçüde Şii ve Hıristiyan ailelerin var olduğunu da biliyoruz. Aslında sınır dışı bütün bu sorunlar bir şekilde sınırlarımıza intikal etmiş oluyor. Bu farklılıkları anlamayan halkımız bütün mültecileri tek tip olarak düşünüyor gördüğü farklı uygulamalar karşısında şaşırıyor. Bağdat’tan gelen bir mülteci ile, Anbar kırsalından gelen arasında İstanbulun en lüks semtinde yaşayan biri ile Anadolu’nun en ücra köyünde yaşayan bir vatandaşımız arasındaki kültürel fark kadar büyük farklar mevcuttur. Ekonomik düzeyleri arasında korkunç farklar mevcuttur. Bu iki grup arasında korelasyon oluşturamayan halkımız, Atakum’da residansta kalan Iraklı ile Canik’in gecekondusunda yaşayan mülteci profilini bir tutmak durumunda kalıyor. Sahilde modern kıyafetleri ve yabancı müzik dinleyerek dolaşan Iraklı gençleri gördüğünde zannediyor ki bütün mülteciler bu şekilde. Tersinden bakacak olursak mecidiye çarşısında dilenciliği meslek edinmiş birini gördüğü zaman genelleme ile ‘işte bunlar hep böyle’ diyebiliyor. Oysa kendisine götürdüğümüz bir erzak poşetini görünce göz yaşı döken, utancından yüzü kızaran gerçek muhtaç insanları görmüş olsa aynı yargıya varmayacak. İşte bu farklı mülteci profili halkımızın algısı üzerinde gel-gitler meydana getiriyor.

D-Örf Adet, Gelenek ve Kültürel  Farklıklara Dayalı Sorunlar

Her toplumun kendine özgü örf, adet ve gelenekleri vardır. Bu farklılıklar bir arada yaşama sürecinde bir takım sorunları beraberinde getirmektedir. Nitekim Türk aileler yapmış olduğumuz tespitlere göre en fazla şu hususlardan şikayetçi olmaktadır.

  1. Çok Eşle Evlilik ve Ailedeki kişi sayısı fazlalığı

Daha ziyade kırsal bölgeden gelen Canik bölgemizdeki aileleri baz alarak ailedeki kişi sayılarını değerlendirecek olursak, ortalama kişi sayısı 8–10 civarında. 17-20 kişinin bir arada bulunduğu evleri düşündüğümüzde Türk ailelerdeki birey sayısı ile mukayese edilemeyecek boyutta fazlalık görüyoruz. Bu nedenle ‘sıklıkla bunlar neden bu kadar çocuk yapıyor’ şikayeti ile karşı karşıya kalıyoruz.  Daha ziyade aşiret anlayışına sahip olan Iraklı mülteciler için çocuk bir güçtür. Ayrıca doğum kontrolü haram olarak görülmektedir. Bir de buna çok eşlilik eklendiğinde aile birey sayısı artmaktadır. 35-36 kişilik ailelerle karşılaştığımızı ifade etmem gerekir. Geldikleri bölgede kendilerini rahatlıkla geçindirebilecek araziye ve gelir düzeyine sahip olan aile bütün mal varlıklarının IŞİD tarafından alınması ile birlikte hiç bir şeysiz kalmıştır. Çok eşliliği vs. hususları eleştirebilirsiniz ancak bunun toplumsal bir gerçek olduğu göz ardı edilmemelidir.

  1. Temizlik Sorunu

Arap toplumunun, genellememekle birlikte, temizlik alışkanlıklarının farklı olduğu açıktır. Elbette şehir hayatından gelenlerle kırsaldan gelenlerin temizlik anlayışı da aynı değildir.  Gerek ev sahiplerinin gerekse komşuların en fazla şikayetçi oldukları husus temizliktir. Bu hassasiyetin kendilerine tam olarak aktarılamaması sorunun hallini zaman yaymaktadır. Temizlik ve kalabalığa bağlı gürültü sorunu ev kiralama hususunda sorunlar meydana getirmekte olup ya çok fahiş bir fiyata ya da durulmayacak kadar kullanışsız evlerin kiralanmasına yol açmaktadır.

  1. Dil Sorunu

İletişimde karşılaşılan en büyük sorun dil sorunudur. Arapça ve Farsça bilen insan sayımızın azlığı, yıllarca okullarımızda İngilizce eğitimi görülmesine rağmen halkımızın İngilizce pratiğinin olmaması mültecilerle istenilen bağın kurulmasına büyük engeldir. Alışveriş merkezinden hastanesine kadar bütün mahallerde yaşanan dil sorunu hem halkımız hem de mülteci ailelerini çok zor durumda bırakmaktadır.  Mülteci ailelerin dil öğrenecek imkânlara sahip olmaması genellikle kendi içlerinde temas halinde olmaları dil öğrenimleri dolayısıyla topluma entegrasyonlarını geciktirmektedir.

  1. Dilenci Sorunu

Mülteci ailelerle özdeş hale gelen dilencilik kavramı ailelerin adaptasyonunun önündeki en önemli engel olarak karşımıza karşı çıkmaktadır. halkımız indinde mülteci imajının bozulmasına yol açan bu nahoş durumun çok iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Bu durumdan en fazla şikayetçi olanlar mülteci aileleridir. Özellikle Suriyenin dilenciliği ile ünlü bir semtinden gelip (Eşrefiyye) bu işi meslek haline getirenler ayrıca buna ilave olarak Hatay, İskenderun’dan gelen Arapça konuşan yerli dilenciler şehir halklarında bıkkınlık uyandıracak bir aşamaya ulaşmaktadır.

  1. İş Bulma Problemi ve Buna Bağlı Ortaya Çıkan Sorunlar

Bu insanlar yaşamlarını bir şekilde devam ettirebilmek için halkımızın çalıştığı işlerde daha az paraya ve sigortasız çalışmaya başladılar. Bu durum insanımızda ekmeklerinin ellerinden alındığı, onlar yüzünden işsiz kaldıkları düşüncesini ortaya çıkarmaktadır. Vasıfsız işçi çalıştıran bir kısım işverenler çok düşüm miktara çalıştırdıkları göçmenlere ücretlerini dahi vermemektedirler.  Halkımızın bir kısmı işsizliğin gerekçesi olarak mülteci çalışanları göstermektedir.

Türkiye’de ne derece işsizlik olursa olsun bu alanda bir çalışma yapılmadığı takdirde her iki tarafta çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır

Çözüm önerisi:

1- Öncelikli olarak halka tanıtıcı seminerler, konferanslar veya iki toplumu bir araya getirecek organizasyonlar yapılarak karşıdakini daha iyi tanıması için bir ortam oluşturulmalı.

  • Müberra Görmez Emin “Türkiye’deki Suriyeli Aileler” 

SETA Vakfı olarak geçtiğimiz sene içerisinde Suriyeliler üzerine çalışmalarda bulunduk. Suriyeliler hem kamp içlerinde hem de kamp dışlarında yaşamaktadır. Biz de kamp içinde ve dışında gözlemler ve görüşmeler yaptık.

2011’de Türkiye’nin komşu ülkelerinden Suriye’de başlayan iç çatışma, giderek şiddetini arttırarak devam etmiş, yüzbinlerce insan katledilmiş ve 5 milyona yakın insan can güvenliği nedeniyle komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. Türkiye bu konuda özverili davranarak açık kapı politikası uygulamış, bu sayede Suriyelilerden ülkemize kısa bir sürede büyük bir göç yaşanmıştır. Türkiye’ye sığınan Suriyeliler AFAD’ın 10 ilde 25 kampta kurduğu merkezleriyle birlikte Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde yaşamaya başlamışlardır. İçişleri Bakanlığı aldığı bir karar ile Türkiye’de yaşayan Suriyelilere geçici koruma statüsü vermiştir. Bu statü ile Suriyeliler ülkemizde sağlık, barınma, eğitim gibi temel ihtiyaçları giderme bakımından hizmetler almışlardır. Sayılara şöyle bir bakarsak bu sayılar günden güne artmakta, 4 yılda ilk 2,5 milyon ülkemize sığınmış durumda. Göç İdaresinden aldığımız verilerle şu anda Türkiye’de 2.127.099 kişi sığınmış durumdadır. Bunların 259.000 kamp içinde, 1.800.000 ise kamp dışındadır. 25 tane kampın 6 tanesi konteyner iken geri kalan kamplar çadır kentlerdir. Bunu söylüyorum çünkü Suriyelilerin sorunları derken öncelikle kamp içi ve kamp dışı diye mutlaka ayırmamız gerekiyor çünkü sorunlar çok farklılaşıyor. Kamp içinde de, çadır kentler ve konteyner kentler olarak ayırmamız gerekiyor. Kamp dışlarında şu anda 330.000 kişi İstanbul’da, 253.000 kişi Gaziantep, 240.000 kişi Şanlıurfa ve 204.000 kişi Hatay’da bulunmaktadır. Çocuklara bakarsak Türkiye’deki Suriyelilerin %53’ü 18 yaş altındaki çocuklardan oluşmaktadır. Bu rakam bize eğitime ihtiyacı olan kitlenin ne kadar çok olduğunu göstermekte, dolayısıyla önümüzdeki uzun vadeli politikaları daha çok eğitim üzerine yapmamız gerektiğini göstermektedir. Kadın ve çocuklar hassas grup olarak değerlendiriliyor. Kadınlar ve çocuklar %70’in üzerinde. 4 yılda ülkemizde 100.000’i aşkın Suriyeli bebek doğdu, bunların da geri dönemeyeceğini düşündüğümüz takdirde eğitimlerini ve sosyalizasyon süreçlerini ülkemizde geçireceklerdir. Türkiye maddi ve manevi destek bakımından birinci ülkedir. 7.6 milyar doları aşkın yardım ve kaynak kullanılmıştır. STK’lar 635 milyar dolar destek sağlamıştır. Hala da sağlamaya devam etmektedir. Fakat uluslararası camiaya baktığımızda sadece 418 milyar dolar katkı sağladığını görüyoruz. STK’ların uluslararası camiadan daha fazla yardım sağladığını görüyoruz.

AFAD’ın kurduğu merkezlerde Suriyelilerin temel ihtiyaçları sağlanmaktadır. Kadınlara yönelik dikiş-nakış kursları gibi meslek edindirme kursları gibi birçok sosyal uyumu sağlayacak seminerler verilmektedir. Akçakale’de 30.000 kişilik bir kampı bölgelere ayırmışlar, muhtarlıklar kurmuşlar, her bölgenin bir kadın muhtarı ve bir erkek muhtarı bulunmakta, tabi bu durum kadınların hem özel, hem çocuklarıyla ilgili şikâyetleri rahat bir şekilde aktarmalarını sağlamaktadır. Hem kamp içlerinde hem kamp dışlarında geçici eğitim merkezleri kurulmuştur. Kamp içinde eğitim çok daha kolay çünkü çocukların sayısı tespit edilebiliyor.  Türkiye’de nasıl çocuklara zorunlu eğitim sağlanabiliyorsa kamplardaki çocuklara da sağlanmalı ve kurallar koyulmalı. Bu önemli çünkü Suriyeli aileler ne yazık ki sosyo-ekonomik gerekçelerle çocuklarını eğitime değil çalışmaya yönlendirmekte bu da eğitimsiz bir kitlenin oluşmasını sağlıyor. Kamplarda çocuk meclisleri, kadın meclisleri, halkla ilişkiler büroları ile koordinasyonlar gayet başarılı.

Hem ulusal hem uluslararası basında Türkiye’deki kamplar gerçekten yüksek standartlarda gösterilmekte ancak kamplar arasında çadır kent ve konteyner kentleri ayrı değerlendirmek gerekiyor. Çünkü konteyner kentler, çadır kentlere nazaran daha elverişli ve insan onuruna nispeten daha yaraşır. Ancak şartlar ne kadar iyi olursa olsun zaten 4 yıldır çadırda yaşayan insanların uzun bir süre daha oralarda yaşaması çok güç. Dolayısıyla bu durum insanları kamp dışlarına itmekte. Araştırmalara bakıldığında kamp dışlarına çıkış nedenleri şu şekilde sıralanıyor; kamplardaki yüksek disiplin, çalışma imkânının az olması, muhafazakâr aileler için kamp yaşantısının kız çocukları için uygun görmemesi, burada şunu belirteyim çadırların birbirine çok yakın olması mahremiyeti geri planda bırakıyor bu da ailelerin en büyük şikâyetlerinden biridir. Kamp içinde asayişi sağlamak çok güç bu yüzden yönetim katı kurallar koymak zorunda kalıyor fakat Suriyeliler bu sosyal hayattan izole hissine kapılıyorlar.

Sorun alanları Türk ailelerini de yakından ilgilendiriyor. Bu sorunlar; kamp içi ve kamp dışı barınma sorunları, zorunlu hizmetlere erişememe sorunu, sağlık sorunu, istihdam sorunu ve emek sömürüsü, eğitim hizmetlerine erişim sıkıntısı ve sosyal, kültürel yaşam sıkıntıları. Kamp içlerinde hijyen noktasında bazı sorunlar var. Bunlar az da olsa salgın hastalıklara sebebiyet vermekte. Kamp dışında aslında yaşam koşulları çok daha zor. Derme çatma gecekondularda ve terkedilmiş barakalarda yaşamaktalar.

Sağlık hizmetlerine erişim ve sağlık koşullarında ise savaş sonrası travma nedeniyle psikolojik sorunlar yaşamaktalar. Kamp içlerinde sağlık hizmetlerine ulaşım daha kolay çünkü her kampta bir sağlık personeli bulunmakta kamp dışında bu imkân çok güç.  Kadın doğum oranları çok yüksek dolayısıyla Suriyeli kadınlar en çok kadın doğum uzmanlarına gereksinim duyuyorlar. Anne-çocuk sağlığı hususunda ise biraz kültürel özelliklerinden dolayı anneler çocuklarını emzirmiyorlar, bu tırlarca mamaların gelmesine sebebiyet veriyor, bu mamalar da çocukların bağışıklık sisteminde hasarlar oluşturuyor. Anne çocuk sağlığını tehdit ediyor. Bunun için Şanlıurfa’da bir yöntem olarak broşürler basarak anneleri emzirmeye teşvik ediyorlar.

Eğitim imkânları kamp içlerinde iyiyken kamp dışlarında çok daha düşük. Kamp dışlarında eğitime erişimde sıkıntı var. Geçici eğitim merkezleri kurulmuş. Örneğin; sabahları Türkiye’deki çocukların öğleden sonra Suriyeli çocukların eğitim gördüğü merkezler var. Bunların sayıları arttırılmalı. Ankara’da 4 tane okul var ve bunların hepsi Altındağ’da diğer uzak yerlerde yaşayan çocukların eğitim merkezlerine ulaşımı çok güç. Belediyeler bu konuda devreye girmeli ve onlara ulaşım desteği sağlamalıdır. Okul müdürleri ile görüşmelerimizde bunları belirtmişlerdi. Kamp dışlarında belediye ve MEB ile ortak çalışma yürütülmesi gerekiyor.

Türkiye’deki Suriyelinin en büyük sorunu kayıt sorunu, mesela şuanda Türkiye’de kaç tane Suriyeli öğretmen var, kaç tane akademisyen var, kaç tane doktor var bunlar maalesef bilinmiyor. Bunları bilememek bize ne sorun açıyor? O insanların hem mesleki tecrübelerinden yararlanamamak hem de meslek hayatına girip onlarında kazanç elde etmesini sağlayamıyoruz. Eğer bu kayıt sorunu düzelirse özellikle eğitim konusunda karşılıklı fayda sağlayacağımızı düşünüyorum. Türkçe eğitim sorunu ise bugüne kadar aslında MEB Türkçe öğretmeni görevlendiriyor fakat öğretmenlerimizin yabancıların Türkçe eğitimi konusunda eğitimleri eksik olduğu için çok tercih edemiyorlar tabi maddi kaynakları da yetersiz görüyorlar. Bunun için Yunus Emre Enstitüleri, TÖMER gibi yabancılara Türkçe eğitim veren kurumlarla iş birliği yapılarak Türkçe eğitim sorunun bir nebze de olsa önlenebileceğini düşünüyorum. Sosyal hayatın uyumundan bahsediyoruz bunun en büyük sebebi dil sorunu. Dil bilmeyince ilişkilerde istenilen düzeyde gerçekleşemiyor. Biz sadece Türkçe kursları değil yerel halk içinde Arapça kurslarının yaygınlaşmasını istiyoruz ki bu yönde taleplerde var. Bu çok sevindirici aynı zamanda. Uyumdan bahsettiğimiz zaman sadece gelen kitlenin uyumundan bahsedemeyiz yerel halkın da gelenlere karşı uyumu çok önemli. Bunun için de karşılıklı dil öğreniminin daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Fiziksel alt yapı sorunlarına baktığımızda fiziksel alt yapının daha da iyileştirilmesi gerekiyor. Yine aynı şekilde müfredat ve eğitim materyalleri konusunda desteğe ihtiyaçları var. Ne yazık ki uluslararası yardımlar reklama dönmüş durumda. Sırt çantaları veriyorlar, sırt çantalarının üzerinde amblemleri var fakat içleri boş. Reklam amaçlı kullanıyorlar. Türkiye ise çok fazla hem maddi hem manevi destek sağlıyor ama bunları raporlama konusunda eksiğimiz var.

Diğer bir sorun ise istihdam ve emek sömürüsü. İstihdam sorunu, aileleri yakından ilgilendiriyor. Ucuz iş gücü ve emek sömürüsü meydana geliyor. Çünkü sosyo-ekonomik durumu düşük aileler bir şekilde geçimini sağlamak zorundalar. Dolayısıyla bu da ucuz iş gücüne ve emek sorununa yol açıyor. Nispeten artık dilencilik vs. azaldı ama çocuk işçiler hala çalıştırılmakta, aileler çocuklarını eğitime yönlendirmektense biraz gelir olsun diye çalışmaya yönlendiriyorlar. Bunun en önemli etkeni çalışma hakkının olmayışı. Bunun üzerine de çalışmalar var.

Gelelim sosyal ve kültürel yaşam sorunlarına; İnsan ticareti, fuhuş ve cinsel kölelik. Türkiye’de çok fazla provokasyona yol açacak haberler var. İnsan ticareti cinsel kölelik evet var ama bunlar abartıldığı gibi değil. Bunlar ne yazık ki Suriye’de de bu işleri yapan şebekelerin Türkiye’de de çalışmaları neticesinde medyaya yansıyor. Diğer bir sorun ise erken yaşta yapılan çok eşli evlilikler. Özellikle küçük yaştaki kız çocuklarının 2. ya da 3. eş olarak gitmeleri hem Türk aile yapısını etkilemekte hem de kendilerinin sağlıklı bir aile kuramayışlarını sağlıyor. Kültürel olarak Suriyelilerde evlenme durumu hem hukuki kurallara bağlı değil, hem de evlenmek ve boşanmak çok basit. Evlenmek istedikleri zaman dini nikâhla evleniyorlar, boşanmak istedikleri zaman hukuki kaydı olmadan boşanıyorlar. Bu da genç kızların ve kadınların istismarına neden oluyor. Bunun önüne muhakkak geçilmesi gerekiyor. Özellikle Suriyeli kadınların güvenlik ve istismarı için nispeten kamp içlerinde koordinasyon ve asayiş daha sağlıklı. Ancak kamp dışlarında birçok yerde yaşadıkları için kayıtlı değiller ve koordinasyonları çok güç. Bunun için güvenlik sorunu daha da artmakta.

Asıl önemli olan sosyal ve kültürel farklar nedeniyle yerel halkla ilişkilerinde yaşadıkları sorunlar. Aslında Türkiye’de nefret söylemleri var, önyargılar artmış durumda, ama toplumsal kabul çok yüksek. Ancak sayının her gün artması, özellikle yerel halkta sınır eşiğine gelmiş durumda. Bazı Suriyelilerin özellikle medyanın da provoke etmesiyle kendilerini tehdit olarak gördükleri alanlar var. Bunlar sosyal, kültürel ve ahlaki dokulardaki değişim, kadınların üzerinden çok fazla ön yargılar var. Kadının giyim, kuşam, makyajları ve çok eşlilik çok tepki almakta. Türkiye aslında gündüzleri çalışan geceleri dinlenen bir toplum, Suriyelilerde gece hayatı biraz daha yaygın. Bundan dolayı Türkiye’deki aileler bunları geceleri dışarıda olmalarından dolayı eleştirmişlerdir. Özellikle kadınların ve çocukların mahalle yaşamını olumsuz etkilediğinden bahsetmişlerdir. İlin demografik yapısında değişimler olmaktadır. Bazı yerlerde Suriyeliler yerel halktan daha fazla olması demografik yapıyı değiştirmiştir. Aile yapısını ve aile yaşamını olumsuz etkilemiştir. Sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinden yararlanma noktasında da devlet hastanelerinin kapasitelerini zaten biliyorsunuz bir sorun, gelen Suriyelilerle bu sorun daha da artmaktadır. Yerel halkın Suriyeliler geldi sağlık hizmetlerinden yararlanamıyoruz gibi bir yaklaşım oluyor. Bunların önünde de bilinçlendirici çalışmaların yapılması çok önemli.

Suriyeli gelinlerden kaynaklı boşanmaları medyanın manipüle ettiğini düşünüyorum. Evet, yaşanan durumlar var ama resmi istatistiki hiçbir verimiz yok. Dolayısıyla bizim toplumsal uyumu sağlamak adına önyargıları önlememiz gerekiyor ve bu tarz manipüle haberlerin önüne geçilmesi gerekiyor. Bunun için aile sağlık merkezlerinin ve aile danışma merkezlerinin etkili bir şekilde çalışması gerekiyor. Nüfusa kaydedilemeyen vatansız çocuklar da bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Çarpık yapılaşmadaki ve gecekondulaşmadaki artışa baktığımızda kamp dışındaki Suriyeliler genelde derme çatma barakalarda yaşadıkları için çarpık bir yapı meydana çıkıyor. Yerel düzeyde Suriyelilerin gasp, hırsızlık, fuhuş, kamu malına zarar verme gibi suçlarla ilişkilendirildiği görüyoruz. Ancak suç oranlarına baktığımızda aslında yerel halkın suça girişimi daha fazla. Yani Suriyelilerden kaynaklı birebir suç oranlarının arttığını söyleyemiyoruz, bu konuda bir verimiz yok. Özellikle sınır bölgelerdeki yerel halkın terörün kendilerine sıçrayacağı endişesi var. Bizim Ankara’daki geçici eğitim merkezi müdürüyle yaptığımız görüşmede, Türkiye’deki aileler Suriyeli çocukların o okulda eğitim görmesini istememiş ve müdürün yanına giderek Esad bizi kesecek, hastalık yayacaklar, bunları burada istemiyoruz gibi dışlayıcı bir tavır sergilemişler. Ama daha sonra çocuklarda orada eğitim görmeye başladığında bu sorun gitgide aşılmış.

Peki, ne yapabiliriz? Toplumsal kabul düzeyi bu sorunlara rağmen çok yüksekte, bu sevindirici ama sürdürülebilir olmadığını belirtmek istiyorum. Suriyelilerin uzun vadede ülkelerine dönemeyecekleri gerçeğinin artık kabul edilmesi lazım. Politika yapıcıların bunu kabul etmesi gerekiyor, zaten sivil toplum kuruluşları ilk geldikleri andan itibaren bu konuda özverili çalışmalar sergilemişlerdir. Ancak hem politika yapıcılar hem STK’lar işbirliği içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirilmelidir. Artık geçicilik yerine kalıcılık stratejileri üretilmesi gerekiyor. Geçici eğitim merkezleri ve geçici barınma merkezleri yerine kalıcı eğitim merkezler ve kalıcı barınma merkezlerine doğru bir geçiş sağlanmalı.

Detaylı kayıt ve istatistiki verilerin sağlanması; sorunu tespit etmek için kaç tane eğitim çağında çocuk var, kaç tane mühendisimiz, öğretmeniniz var bunları bilmemiz gerekiyor. Bunların detaylı bir şekilde tutulması ve ilgili kamu ve sivil toplum kuruluşlarla paylaşılması gerekiyor. Sadece anket yeterli olmuyor birebir mülakatların yapılması gerekiyor. Soruların derinlemesine sorulması ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi gerekiyor. Hoşgörü, misafirperverlik, merhamet, ensar ve muhacir gibi kavramlarla en başat duygularla hareket edebiliyoruz ancak bu kavramlar istismar da edilebiliyor. Suriyelilerin haklarının olduğunun altı çizilmeli. Seçim kampanyalarında Suriyelilerin geri gönderilmesiyle ilgili kampanyalar yapılıyor, o siyasi tabanın, Suriyelerinin gitmesi gereken bir kitle olarak algılamalarına neden oluyor. Bu yönde çatışmalar meydana çıkıyor. Karşılıklı kültürel köprülerin kurulması için aile ziyaretleri, birbiriyle etkileşim sağlayacak programların düzenlenmesi gerekiyor. Belediyelere burada çok iş düşüyor, kadınlara meslek edindirme kursları, çocuklara halk eğitim merkezleri ile bu konuda çok önemli roller düşüyor. İstihdamda da, kayıt dışının önüne geçilmesi için çalışmaların yapılması gerekiyor. Kamp içlerinde ve dışlarında 18 yaş altı özellikle yasadışı evliliklerin önlenmesi için Türkiye’nin hem yasalarından hem kültüründen bahsedilmesi ve Suriyeli ailelerin bilgilendirilmesi gerekiyor. Dilencilik, hırsızlık, şiddet gibi olayların kulaktan kulağa özellikle medya aracılığıyla manipüle edilmesinin önüne geçilmesi lazım.

 

STK’lara düşen görevler neler?

STK’ların Suriyeli ailelerle irtibatı güçlendirmesi çok önemli. Suriyeli aileler, maddi ve manevi olarak desteklenmeli ve Türkiye’deki STK’lar Türkiye’nin sosyal ve hukuki yapısı hakkında bilgilendirici faaliyetler yürütmesi gerekiyor.

Bununla birlikte Suriyelilerin kurduğu STK’larla toplantılar yapılmalı ve sorunlar onlarla da çözülmeli. İlgili kurum ve STK’ların koordinasyonunun sağlanması, ihtiyaçların doğru tespiti özellikle kaynak israfının ve mükerrer yardımların olmaması adına koordinasyonları çok önemli. Başta maddi ihtiyaçlar olmak üzere gerekli görülen kayıt, elektronik ortamda STK’larla paylaşılmalı. Suriyeli vatandaşlarla ilgili sorun ve çözüm odaklı çalışmaların yapılabilmesi için STK’ların sağlıklı veri alabilmelerinin önü açılmalıdır. STK’lar sürecin içine daha fazla çekilmeli, hem yaşanan kriz hem ileride karşılaşılabilecek sorunlar için hem de sivil toplumun gelişmesi için çok önem arz ediyor.

 Panel Tutanağını indirmek için:

TÜRAP 5. İstişare Grb. Top. Panel Tutanağı

 

 

 

 

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*